7 Haziran 2008 Cumartesi

22 Mayıs 2008 Perşembe

zamanlar gibi karışık


ösym'den mektup geldi!

"sevgili zerrişte" demiyor ama. "ellerinden öpmüyor"

sadece sınava giriş ve kimlik belgesi..


"başarı dileklerimle" deseydin bari. "17 yaşına kadar ölmeden geldin bu yaşa bu ülkede, ne rögar kapağından düştün içeri ne de bi' kamyon ezdi, seni, büyüdün, lgs'ye girdin, liseyi bitirdin, almanca'yı hala öğrenemedin, anadolu lisesi dedik ama ingilizcen desen aynı şekilde "öğrenilememiş", neyse ne bi' ümraniye sapığına denk geldin ne de kaza kurşununa, ne "freni tutmayan belediye otobüsü" çarptı ne de öğretmenin kulağına. bu yüzden şanslısın."


bunu demek çok mu zor ösym! sonra "şunun dışında bi' yerde sıkıysa gir" de...


ç.ü. rektörlük r-2 binası balcalı kampüsü zemin kat 105 nolu derslik.

bahar'ı aradım, istanbul'da, "akşam dışarı çıkıcizz" dedi, "reiki nerde çakralarımı açacağım" dedim, "hö" dedi, "r-2 binası sizin okuldaki hani" dedim, "kütüphanenin yanında bak şurası vardı ya bik bik bik" dedi, "orda girecekmişim sınava" dedim, "yaaaaaaaaaaaa ne güsellll" dedi.


...

11 Mayıs 2008 Pazar

"bir kırlangıç gökyüzünde maviye kanat çalmış" (sevincimizin ortağı)

.....

bi' insan kendini fazla sevmemeli.
en çok kendisiyle anlaşmamalı. kendiyle mutlu olmamalı. buluta rağmen. gece karanlıkta kendine gülümsememeli.
.....

anlatacaklarım var, laflog.

cuma günü akşamı elimde kocaman bi' çantayla şenliğe gittim, üniversiteye. balık ekmek yedim. ama eminönü'ndeki gibi değildi. yine de güzeldi. pinhani'nin konseri vardı benim yüzümden geç kaldığımız için son iki şarkıya yetişebildik. hüseyin ile m. sigara içerken çantamdan "rulo kat" paketini çıkardım, puro havası yarattım. yaratmak Allah'a mahsusken susmuyorlardı insanlar.
eve geldiğimde yattım.

ama asıl anlatmak istediğim cumartesi günü. dedemde kalıyorum, evin odalarının kapıları değiştiriliyor, ses var, huzur yok, ses var, ben yokum öyleyse.

10'da uyandım, "o"nda değil, dedemde. oturma odasında yatak olmuş bi' kanepe. olsa da yesek. bu haftasonu dershanem olmadığı için vicdan'ın da keyfi yerinde. fizik1'de son iki konum eksikti, ilk konum ve son konum değil, eksik olanlar. aslında aradalar. aramadılar, sormadılar, ben çalıştım. basit harmonik hareket ve kütle çekimi'ydi ilki. sonra itme ve momentumu bitirdim, testlerini çözdüm. bahar'ı aradım, dışarı çıktık.

galatasaray şampiyon oldu. annem kurşun yemeyin dışarda fazla dolanmayın diye aradı. anne ben o kurşunu yesem esnek olmayan çarpışma mı olur, bu?
-evet. koruyamaz ne kurşun ne de ben kinetik enerjiyi.

ve neler oluyor, bize?
bahar sen eskisi gibi değilsin. üniversiteli olmak bu demek olmamalı, n'olur.

-zerrişte, senin dedendeyiz dedim anneme yoksa babam bugün çıktığıma kızar, (holiganı var gani gani) bir de annem sana çok güveniyor. bir tek onlaysan izin veririm diyor.
-annene selam söyle
-bak şurdaki çocuğu gördün mü, arabası var onun sıvank bölümünde okuyor
-nerdeki
-gitti bile
-aaa tuba mesaj atmış fenerli o ne diyim?
-bilmem
-bizim bölümdeki aslı beni galiba kıskanıyor. soranlara bahar'ın sevgilisi var diyormuş.
-anladım. el muerto ölüm demekmiş dün öğre..
-ayakkabılarımın rengi çok mu kötü?
-yok, değil. güzel.
-bordolarını da alacağım galiba
-anladım
-çocuklar bizi süzüyor
-görmüyorum
-cidden mi? inanmıyorum.

...........

bi' "ölmek istiyorum" diyemedim bea. bi' o kaldı, "anlıyorum", "hehe", "haha", "evet"...

sonra televizyon izledim. uzun süredir uzaktım yakınına.
bak sırasıyla neler izlediğimi sayayım;

tv5monde'de len direct de beyrouth (libon) altyazılı bi' haber. sonra sarkozy'yi gördüm sergi açılışındaydı. spiker sarışın bi' kadındı, kalpli kolyesi vardı. kanalları tarıyordum, menekşe ile halil'i gördüm, hala "çıkıyor"lardı, ama halil rol yapamıyordu "hala", kral'da türk filmi vardı
sadri alışık saz çalıyordu; "açık bırak pencereni, ötme perdeyi bu gece, sana yaptığım bu şarkıyı rüzgarlar getirebilsin". gül'dü bakıcı kızın adı, sadri alışık evin beyi, kızının adı da lale'ydi. sonra mahşer-i cümbüş'ü gördüm, hiç izlememiştim, sözlükte hakkında yazılanları okumama rağmen, bir kadın maradona taklidi yapıyordu, komik değildi, değiştirdim, türk filmine döndüm aliye rona'yı gördüm, sadri alışık'ın adı zikredildi, "emin bey"di.

stv'yi açtım, ayna programıydı ekranlarımızda şimdi, dedem uyumuştu çoktan, oysa uyku bana çok uzaktı, henüz. arjantin'deydiler. bir türk kolejinde adı colegio hercules'di. nasıl akıllı çocuklardı, onların gözlerinde gördüm üç dili aynı anda öğrenmeyi onlar anlattı biraz pokemon'a özenip balkondan atlayan çocuğu. öğretmenlerinin adı sultan'dı. dış ses "sultan hanım güzel dilimizi bu güzel öğrencilere öğretiyor" diyordu. güzeldi.
sonra çocuklar şarkı söylediler. hem türkçe hem ispanyolca.

"cok calissken olmalıyız bu ulus iccin bu vatan ici cok calısken olmalıyız" dediler ama önce "yuuusen alsancakkk" her iki milletin milli marşıydı okunan. her iki ülkenin bayrakları ve kurucularının resimleri asılıydı duvarda; atatürk ve san martin. "cumhuriyet öskürlük demek, koosmak demek" dediler, "taasına toprağa, her kösesi cennetin bir baskadır benim memleketim" dediler.

ngc'ye baktım. barbarlara satılan çinli prensesler dedi dış ses, çinliler'di ekrandakiler. ordan bi' çiftçi amca taşı delmiş kendine yol açmış, kuyudan su çıkarıyor, "tarihe gereken önemi göstermek" dedim, 2000 yıllık bu han duvarları dedi, dış ses. zapladım. uludağ üniversitesi'ne cenk erdem bey'ler gelmişti, ama program bitiyordu, anakondayla evlenen adamı gösterdiler yılan suya girdi, "bakmayın kese atıyor"...

türk filmine döndüğümde lale pavyona düşmüştü.
mtv'de anime vardı. iki tane kör adama karşılık kılıçlı biri.

-hayır ikimiz de gördük zihin gözümüzle
-zıfınkkkkkk (kılıçlar) görün bunu da görün bakayım

sonra uyumuşum.

9 Mayıs 2008 Cuma

kedi, cer ve kapı


"bir gün gelir bir gün geçer, bazı şeyler hiç ama hiç değişmez"

mutluyum bugün. nedensiz böyle. nedensizseniz neden sizsiniz? neden ben? neden sen? neden o? iç sıkıntısından çok merak. evin kapıları değiştiriliyor, bol gürültülü. dedeme taşınacağım 2-3 günlüğüne. adana'daki yegane akraba. hem yalnız yaşıyor. güzel de tost yapıyor. daha ne olsun?
toder'e girdim. güvender, toder ama ben demem (bir fizik öğretmeninin esprisiyle karşı karşıyayız itme eşittir momentum değişimi itici diye...)

kitaplığımı karıştırdım. aragon'un şiir kitabını buldum. atmak istedim. yapmadım. kaldı öyle. öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de bla bla. içiniz efenim, tekrar itiniz.
ne kadar çocukça geliyor şimdi bu dizeler. kızma ama öyle yadsıyamam. melekler mutlaka muzaffer olur tamam katılıyorum yine de seni de tükettirene sormak gerek, bi' bilene, bu biline, aragon. sor sen.

yürüyordum Beyoğlu'nda...
Bahar aklımı çelmeye çalışıyor. sınavdayken üç tane mesaj atmış;

mesaj1: haftaya taksimde olblrz ii düşn
mesaj2: şimdi istiklalde olmak vardı birasdan atlasa gdrdk snemanın ordaki cfd otrr söle buz qb brlrmz ydmlardk
mesaj3: sen kimya çalışmıycan mı ablam ar.qör. sefklüsü yüksek kimyagerdi sölemis miydim evin üst katında kendimize çalışma ortmı olsttrdk. ... ben hepsni snsz ypcm dmk :(

belki bahar. belki. bugün töder'de mat2'im de iyi geçseydi, "geometri basit lan kaçmaz" derken en çok onda zorlanmasaydım belki. ama fen2 süperdi lan! ilk kez bu kadar rahat yaptım.

6 Mayıs 2008 Salı

epidermisimmm..

anlatacaklarım var. anımsadıklarım kadar. olmuşlardan anladıklarım kadar. cuma 9.30'da töder var, yorma beni. olmamışlardan anlamayacaklarım kadar. karışık biraz.

-bende inek tipi mi var?
-e... vet.

yapmayın kuzum. arkadaşlarımın annelerini etkileme sanatında epey yol aldım, yıllarca. ama bu bende "inek tipi" olduğunu göstermez ki. dün çukurova üniversitesine gittik m. ile Bahar'ın dersten çıkmasını bekliyorduk, bekledik, çay içtik, tost yedik, bekledik, fizik çalıştık, m. bana eski deneme sınavında çıkan bi' paralelkenar sorusu sordu, benzerlikten çözülüyordu, bekledik. geldi sonunda çizim dersiymiş, mimar olacak, çiziyor, "aa negzel havuz çizmişsin" dedim, "o havuz değil otopark" dedi, bi' dersten kalmış "seneye vereceğim" dedi, sormadım, oturduk, bir daha çay içtik, masanın rengi sarıya dönmüştü, m. çayı dökmüştü ondan önceki kaçıncı bardak olduğunu sayamadıklarımdan birini, ıslak mendille iki kere silmiştik ama hala kirli geliyordu masa, çayları almaya giderken kafasını algida şemsiyesine vurduğu zaman gülmüştüm, yerine otururken "gülmesene acıyor yaa..." derken hala gülüyordum, içimden bu sefer. bahar geldiğine göre bi' şeyler içmeye gidebilirdik, onlar sigara içiyor, ben sigara içmem ki, onlar votka içiyor, benim param var, bursluluğumu yeni aldım, jack içebilirim, içtim, sonra bi' daha, etki yok, tepki yok, aynaya baktık çıkarken, hala "bende inek tipi var mı hala" diye sordum, öyle varmış ama olmasın yoksa olsun mu bilmiyorum ama yok ama varsın. anlamıyorlar, laflog. bilmiyorlar. elinde başka kimse yoksa çevrende tüketeceğin insan sayısı azalıyor ya ellerin kalıyor, bi' tek, onlar anlatıyor. lise bitiyor ben başlıyorum, bitecek kocaman bi' "ben" kalacağım. "ne olacak sonra" sorusunu sormuyorum, ne olacağını zerre merak etmiyorum. merak etsem "ne olacak sonra"

--------------------
"zerrişte'de dile karşı yetenek var dil seçsin" (annem-ortaokuldaki ingilizce öğretmeni)
"zerrişte güzel sanatlara gitsin ressam olsun daha çok para kazanır" (ilkokuldaki ve lisedeki resim öğretmenleri)
"zerrişte'nin edebiyatı çok iyi keşke eşit ağırlık seçseydi dereceye girerdi" (edebiyatçı)
--------------------
inat, laflog. hayatımın bu dönemine kadar inatlarla geldim, onlarla yaşadım, onları yendim, bitsin hepsi tam anlamıyla, "ben" kalayım bi' tek. bunu istiyorum, sadece. belki biraz kahve?

"an itibariyle" biyoloji çalışıyorum, hep iyiydi biyolojim, lise1'de en iyi bendim, lise2'de en iyi bendim, sınıfta sonra lise son oldum, yüzüne bile bakmadım, okulda biyoloji derslerinde kitap okudum dershanedekilere gitmedim bile. bu test kitabını bitirmeliyim, birey yayınları, ilk önerilen, yeşil kitap.

sıkıldım, kendimden. küçükken hep başkaları olmak isterdim, 3. sınıftayken ingilizce kursuna gitmiştim ordaki öğretmen "perfect" gelmişti, "o" oldum, onun gibi davrandım, sonra zaman kanımızdan geçti, başka birilerini seçtim, acaba "o" olabilir miyim, n'olur Allah'ım beni "o" yap biraz öyle kalayım, kendimden sıkıldım, biraz onda kalayım, derdim. olmazdı, sabah uyanırdım yine "ben"dim. ellerim yine benim ellerimdi, uzun parmaklar, erkek eli gibi. peki derdim sen beni başkası yapmıyorsun ben kendimi değiştireceğim sana meydan okuyorum izin almayacağım istediğin ben olmama izin vermeyeceğim ama yanımda kal, kardeşim bisikletimiz ile bi' tur atmaya sadece bir tur atmaya söz verdiğinde ama getirmediğinde endişelendiğimde yanımda kalacaksın, parktaki gizemli eve taş attığımızda kırmızı ışık yanmasını açıklayamadığımızda yanımda kalacaksın, annem ile babam misafirliğe gittiğinde kapıyı kitlerlerse evde yangın çıkmaması için dua ettiğimde, yanımda olacaksın. oldun. ama ben niye kendimden sıkıldım. herkesin sözde sevdiği biri oldum, liseden kurtulmak değil mutlu eden beni, bir daha sınıftaki kızları görmeyecek olmam, aptal suratlarına bakmayacak olmam, içten pazarların kurulmayacak olması, geometri sorularını çözdüğümde bakışlarını görmemem, kimya çözemediğimi bile bile kimya sorusu sormalarının ne gibi bi' amaca yönelik olduğunu anlamlandırmayacak olmamam.. beni mutlu edecek olan bunlar.

------------------

25 Nisan 2008 Cuma

sen-ar-yok

geçenlerde kafka ile dertleşiyoruz. dünya dedim, madde yığını olarak gördün o kadar yıl geçirdiklerini bilmiyorum ee dedim ne oldu, gençliğimde dedi yaşam görüşü kazanmak isterdim bunu dilerdim zerrişte dedi. ve ekledi insanların uğradığı en büyük zarar olanı yaşadım ben. yalnızlaşmayı... gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar kadar mı? daha fazla daha sönük dedi.
o kadar kalabalıktı ki. edip'in "iki ada"sına karşılık on iki adamız olmadı mı yıllarca? bu bir ay geçmeli, sakin olmalıyım. biraz sukunet gerekli. biraz düşünmemek. biraz böyle şeyler. biraz öyle. birlikte boğulmak gibi yoksa birlikte mi devam etmek ama ben ne yapacağım, kendimle?
niye bu kadar uzak geliyor, gitmiyor yakına, bu kez de sen bak. biraz fizik, kafka?
ruh oldun sadece. işte. öyle. kelimeler ne kadar güzel. sadece onlarda boğulmak varken neden yokuz. çalıyor boyuna, kafka. müzik hep var daha niceleri var. "kolunda bir çilek sepeti"
az geliyorum kendime. gelemiyorum kendime. "başla... başla... başla..."

büyürken niye iyiye değil kötüye gidiş? neden bir foton bile değilim? sadece bir elektron sökebiliyor. besliyor, büyütüyor. acı çekmeden sınanmak zamanda, bu çağda doğanlara ek puan geliyor mu? kimseye sorulmaz, kendinden başka. "başka... başka... başka..."

söz veriyorum, kaybetmeyeceğim. söz veriyorum kalacaklar. söylemeyeceğim, yanımdakilere, orasında burasında olacaklar hayatımın, susacağım.

sustum, şimdilik.

dünlük

saat 3,5'a geliyor. sabah olanlardan başlamalı anlatmaya. bu kadar yoğun bi' gün yaşayacağımı önceden bilseydim başlamazdım bile. üçüncü ders matematik yazılısından çıktıktan sonra fizik çalışmaya başladım. öğleden sonraki üç dersin birincisini atlattıktan sonra müdür yardımcısı çıkageldi, sekiz kişiyi de ben de varım içlerinde gönderdi, "hadi izinlisiniz." dedi. bir sevinç, bir coşku patlaması oldu o an. erkenden eve kavuşacak olmanın mutluluğuydu. ama ne oldu!
iki otobüs uzaklığındaki okulumdan, havadaki sıcak rüzgardan nefret ediyorum çığlıkları yankılanırken içimden, alışveriş yapmaya karar verdim daha doğrusu annemin siparişlerini marketten alma hadisesi. dört poşet artı bir sırt çantası apartmanın girişinde belirirken ben, dank ediyordu kafama ötekisi. anahtarı almamıştım ki bugün! yüklerimi fotoğrafçıya bırakıp hemen internet cafeye gittim, perdeciye benzeyen. yanına oturduğum kız bana gülümsedi. "nerden tanışıyoruz?" diye sordum aslında kıllanmıştım, durup dururken neden gülüyordu, bu kız! "galiba birisine benzettiniz" diye cevabı yapıştırdı sonra tofita ikram etti, almadım, karşı bakkaldan aldığım vişne suyunun pipetini hırsla sömürmekle meşguldüm. ne yazık ki bağlantı sorunluydu, başka masaya geçtim o da sorunluydu bir başkasına geçtim. yanımda başka bir kız vardı şimdi ve neydi benim bu kızlardan çektiğim! kulaklığım ilgisini çekmiş olacak ki, "ne dinliyorsannnn" sorusuna maruz kaldım, başımdan savmak, muhabbete girmemek için "bunları atayım bilgisayarına al sen de dinle" diye karşılık verdim. iki dakika sonra yaptığım hatayı anlamıştım. "burdağğ resüm var ahihihi" dedi, ikinci dank gelirim dememişti. kardeşimin arkadaşı gelmişti geçenlerde şarkıları, fotoğrafları kısaca çocuğun tüm flash belleği c/p teknolojisi sayesinde benimkine aktarılmıştı tembel kardeşimse daha bilgisayarına kaydedememişti.
kız fotoğraflara bakarken "siler misin bunları?" diye sordum belli bir kızgınlık tınısıyla. "hepsini bakeceğimm öyleee" cevabı karşısında kalakaldım, üçe kadar saymaya çalıştım, ispanyolca, una, dos, tres! kardeşimin okuldan çıkması gerekiyordu artık apartmanın bahçesinde beklemeye başladım umutlarım bitmeye başlamıştı ki sonunda geldi hemen çantamı ona verip fotoğrafçıya gittim kadına bir gofret verdim teşekkür ettim evime kavuştum. Bahar aradı, "sinemaya gidelim yaaa nezmandır gitmeyoruss" dedi, şöyle bir düşündüm yarın fizik yazılısı vardı, yani saat itibariyle bugün, ama sıkılmıştım biraz, daha önce çalışmıştım neden olmasındı neden hep vardı.
Baharla uzun süredir görüşmüyordum, özlemiştim. aramızda değişik bir bağ var, ilkokul arkadaşım, 21 gün 24 saat biriyle yaşamının zorluklarını ve güzelliklerini gösteren biri hani biri vardır yanında aptalca şeylere bile deli gibi gülersiniz ya öylesinden. hem bugün gnctrkcll günüydü ekonomik açıdan da zorluk yaşanmaz, güneşli günler bize kalırdı. recep ivedik'in son günüydü ama yine de boşverdik, erteledik. "vantage point" en tercih edilebilir olandı, ee zaten tercih de oydu. bahar daha az mesajlaşsa güzel bir film olabilirdi! yine de zeytin gözlü abimiz Eduardo Noriega yeter bea! eve geldiğimde saatin 23.55 olmasının yanı sıra m.'den gelen "çalıştın mı lan" mesajı kendime gelmemi sağladı. ufak bir püzür daha vardı çalışmam için. kardeşimin dönem ödevini bitirmem gerekiyordu. başladım... 1,5 saat kalkmadan yazdım.. yazdım.. bitirdim.. bursunu alır almaz vereceği 20 yetele'den ziyade pek muhterem, biricik kardeşimin geleceğiydi, kötü not almamasıydı düşündüğüm eheh. sonrası? sonrası.. lise son fiziği... uyku mu? o da ne...

erhu

tey tey tey...

21 Nisan 2008 Pazartesi

ayla

söyle ayla. sen de özlemedin mi, don'u? evet, ayla. küçücük bir çocuktun. ben saklambaç oynarken siz kemanınızla savaştınız, benim suna'm topu tutardı seninkisi kan'ardı, ayla. okumayacağını bilmem engel değil, devam etmeye. nedeni sensin, ayla.

----------------------bölüm 5: desde-mona-lisa----------------------------

iki kadın gördüm
biri Desdemona
biri Mona Lisa
biri Othello dedi
biri hello
ikisi de ayrı tragedya

saf dürüstlüğün, yalan ve düzen dünyasına yenilgisi bizi mutlu etmekte mi? "oh olsun" yalnızca bir film olarak kalabilirken neden dillerimizdedir, hâlâ? çevrendekilerin zayıf taraflarını yakalamaya çalıştığını, itiraf et. en az Iago kadar kötüsün. renkli bir dünyada renksiz olmak istemedin. Othello'nun yüreğini karartan sendin, ama.

gerçek mi bunlar
acı senin kalbin mi?
bir denemeden öteye geçemeyen
dur sana bir yer edineyim
kafatasının içindeki şapkalı â'da

bir mutluyum. bir mutsuzum. kendimden geliyor, kendime varmıyor. bir mutlu, bir mutsuz. görülecek bahçe kalmamış demiş, ayla. bahçe görmek istemiyorum ben oysa. tek canlılığı, tez canlılığı, olsun bitsincilik de biter mi, ayla?

onunla konuşamam, don ile yani, önce hikayeyi toparlamam gerek son bölümde oldukça uzaklaşmıştık, çünkü. parçalarına ayırmıştık, karıştırmıştık. ama cervantes kızmadı, ilk kez belki de. alıştı bana. oynamama izin veriyor yalnız bekçisi masalının ne de olsa.

"büyük uçurtmamı çalmışlar deliliğimden, mor gözlü ölüsü bir pazar, onu bulamıyorum"
diyen de benim adaşım, "ikinciliklerde daha iyiyim" diyen de benim adaşım, "yhaa süferr" diyen de benim adaşım. isimler silikleşiyor böylesinde.

sardunyaları satarken bir öyküsü olan çocukla karşılaştım
kar yağan bir şehir özlemimi anlattım
fırından bir pide aldık, kopara kopara yürüdük
eğer ölümün arkasından konuşuyorsan neden yok özlemene dedi
neden yok, ütülenmesin, kalsın öyle istemedim
yok oldu

--------------------------------------------------------------------------------

liebesleid

ve yeniden sahnelenir oyun...


19 Nisan 2008 Cumartesi

Kalihora için...


bilmek belki de bildiğim için okumayacağını, umut belki de bir umut sadece.
yazmak istemiyorum çünkü o zaman anlıyorum ben sadece onu seviyorum, tek.
biraz zaman sadece gerekli olan. zamanları böle böle yok ediyoruz. nilgün hâlâ bulamadı, adaş. hâlâ kökten farklarımız, hâlâ bekleme odasındayım. eski ben biraz daha kafası karışık. savaşmıyorum şimdilik don ile. o kadar gücüm yok. 9 ders gördüm bugün dershanede. şimdi aslında bunları yazmayıp celal aydın'ın yer yer ilginç sorularıyla bezediği integral kitapçığını sindirmem gerek. bir sabahı bir de laflog'u düşünmemeli. yaşasın birler! ölüm de değişti, burada. o bile derin. derin bile sığ.
tanıdık bir ses gibiydin, kalihora. özledim.

2 Nisan 2008 Çarşamba

benmişim


bugün aylardan sonra rehberlik dersinde geometri işlemek yerine "kırmızı koltuk" diye bir oyun oynadık. birisi sandalyeye oturuyor, diğer kişiler oturan kişinin hakkında düşündüklerini küçük bi' kağıda yazıyor (istersen ismini yaz istersen yazma) daha sonra onlar yüksek sesle sınıfta okunuyor.
kırmızı koltuk benimdi.
sınıfa göre ben buymuşum; (imla hatalarını düzeltmedim)

-iyi bir öğrenci
-e.'cim seequ puturcuğum... eğlenceli insan... sen olmasan bu 4 yıl bana zehir olurdu. sayende kimya dersleri eğlenceli hale geliyor ve figen'e daha iyimser bakıyorum.. adamım yaa.. hiç unutmayacağım, hep qzl hatırlayacağım seni... öpücük, öpücük, öpücük. ayşe betül.
-gittikçe fizik manyağı oluyorsun. nalan hocanın tahtına aday görüyorum seni. seni çok seviyorum. iyi ki aynı sınıftayız.
-rakın kok gibisin, çadırları deviriyon yavaş gel!
-e. ya bizce çok küpsün! çok şekersin bizce. ama sakın sinirlenme! onun dışında seni çook seviyoruz gerçi öyle de seviyoruz. sana gülmekten karnımın ağrısını hala unutamıyorum. çok gülücüklüsün! hadi hoşçakal. biz 2 kişi yazdık bu kağıdı?? bir de tavsiye daha çok deneme sınavına gir, hani öss için, hı?
-e. çok zeki bence sınıfta ömer'den sonra en iyi o!
-çok iyi bir insansın için dışın bir en azından.
-e. bugüne kadar tanıdığım en komik, en tatlı, en iyi, en sevecen tam anlamıyla herkese örnek olabilecek bir insansın. özellikle yaptığın güzel esprileri çok ama çok seviyorum.
-uyuyamıyorum her gece, gerizekalı e.. allah'dan tek isteğim genetik mühendisliğini kazanman.
-çok ilginç ve çılgın birisin. esprilerin bazen insanın kafasında saç bırakmıyor. şekil 1.a (onur k.) çok iyisin!
-e.. en sevilesi insan(!), esprilerin kraliçesi(!). bu fizik aşkının nerden geldiğini anlamış değilim. ingilizce dersindeki çizimlerini unutamıyorum. galiba hayatımdaki en renkli insansın. her şeye esprikli(!) yaklaşman beni benden alıyor. neyse hadi öpüyorum.
-iğrenç espriler yapıyorsun. bazen çok boş ve gereksiz konuşuyorsun. yine de iyisin.
-sayın e... yahu sana sözcükler yetmez. sen çok farklısın (ruh hastası) diğerleri gibi değilsin ama sewiorum seni iisin gelecekte başarılar. genetik mühendisi hadi baim şu hasan'ın genlerini değiştir.
-gereksiz bir insansın
-en çok yadırgadığım özelliğin sinirli olduğun zaman bizi çok kırman. onun dışında bir de iyi espri yapsan tam olacak.
-iyi bir öğrenci (2)
-iyi bir öğrenci (3)
-mariconların lideri. virgo'nun müdavimi. kurbağa kulaklıklı insanımsı yaratık. felsefe yazılısı.. güvender fizik 1-2..

sınıf mevcudu 5 kişi eksikti. 2 kişiyle konuşmadığım için yazmadılar bile.
evet, özleyeceğim galiba. bilemedim.

1 Nisan 2008 Salı

gün

bi' itiraf: laflog u özledim.

bir fotoğraf: olamadan gitti.

bi' reddediş: zorunluluk kaybındandı.

ekranda hala görüntüler görmek; servisin penceresinden, televizyon da var ama hiç çalışmadı şimdiye dek, eray abi numarasını kim bilir hangi internet kafeden çıkarttırdığı kağıda yazdırmış, ekranın üstüne yapıştırmış.
okul öyle şimdiye dek gittiklerim gibi, öyle ben değil ki, öyle yabancı ki hala bana, hala kalabalık, hala terli çocuklar, hala etekleri katlanmış kızlar, hala kızgın suratlı öğretmenler, hala aidat toplamak isteyen müdürler, hala okul.
yine sabah uyanıyorum. aklımda bi' yolculuk var. sonra yok. sonra servise biniyorum, kafamı yaslıyorum cama ama bu yolculuk değil. ilk ders inkilap, yani tarih gibi yaşanmış, yani bu sınıf gibi yaşayan, "aşer vergisi" diyor hoca kaldırıldı köylünün yükten kurtulması için, tarım alanında yapılan yeniliklerden, ben hala okuduğum kitabı hocadan saklıyorum, izmir kazanamadı, o parayı türkiye'ye verirler mi diyor, milanoooni demek istiyorum, susuyorum.

sonraki ders geometri. koniyi görüyoruz, aslında sadece çiziyoruz, hacmi "birbölüçpirekarehaş". yüksekliği olmayan insanlar tanıdım hepsi de hacimliydi oysa. ama o değil ki. iki ders matematik var hemen ardırdan, sadece soru çözüyoruz, hacimleri integralle buluyoruz ama hacimsizler bu sefer, yükseliyorlar oysa. evet, bu sefer o.

beden, beden, test çözsen neyden. ing yazılısı, reading'in başlığı morton, kelimeler yabancı, uzak, sınıf anlamıyor, yapamıyoruz, mort oluyoruz belki de. edebiyat en son ders, hoca yok olsa bile artık işlemiyoruz dersi test çözmek ya da ötekilere çalışmak onun tavsiyesi.

yine servise biniyorum, iniyorum. kardeşler var dershanenin yanında, çay içiyorum, kare poğaça, sıcak... yorum yok yan masadakilere, benimle yaşıt, karşıtlar oysa. derslerden söz ediyor kız. düşmanca bakıyor, oğlan. aceleyle fizik-1 dersine yetişiyorum, iş-güç-enerji. güç diyor hoca birim zamanda yapılan iş ya da harcanan enerjidir. hayır, demek istiyorum, değildir, enerji harcamamak, sabit kalmak daha güç hocam, bir deneyin, eve gidin, kocanıza yemek yaparken bir deneyin, televizyon izlerken, giyinirken, konuşurken, sevişirken, uyurken bi' deneyin n'olur demeliyim ama birimi watt dır diyor, what? joule bölü saniye açıklaması. içindeki zembereği görüyorum enönsıradaoturangözlüklükız, tüm enerjini görebiliyorum. enerji mekanik eşittir enerji potansiyel artı enerji kinetik. bunları zaten biliyoruz, yapılan iştir bir cismin enerji değişimi. işi var cismi yok.

31 Mart 2008 Pazartesi

ara'maya inan


hepsi gitti.

fotoğraflarımın büyük bi' kısmı, şarkılar, onlar, bunlar, şunlar... virüs üs olarak benim bilgisayarımı seçmişti. masa üstü siyahlara bürünmüştü. kaçınılmaz son; format. şah mat yaptım, "beyaz kale" ile vedat abi'yi. epey uzun sürünce (vista) formatisyenin sıkılmaması için muhabbet kaçınılmaz oldu ama gel gör ki kedi'den korktu. neden? diye sordum, anlatmaya başladı. ilkokula giderken; altı tane annesi ortalarda görünmeyen kedi yavruları bulmuş, sonra "ben eve gelince bunları yine burda bulmalıyım" diye altısını da iplerle birbirine bağlamış.. geldiğinde güllerin yanında altı ölü kediymiş, karşılaştığı manzara, dikenlerin parçaladığı sadece kediler değilmiş, düşleriymiş. o gün bugündür anlaşamıyoruz, kedilerle, dedi. "ama seni sevdi" dedim, derim, demişimdir. küçükken hayvanlarla ilgili travma sayılabilecek bi' vak'a başıma gelmediği için, gerçek travmaların daha gelişmiş hayvanlardan gelebileceğini bildiğim için, belki de sadece gramatik asaletten yoksun oldukları için daha kolay onlarla anlaşmak, bana göre.


29 Mart 2008 Cumartesi

ve burdayım...

1910 yılında yazılmış bir Henri Bertrand hikayesi
"ilkbaharın birinci günü, ırk farkı olmadan, halk için bir bayram vesilesidir. senenin başlangıcı, güneşin koç burcuna girdiği zamana tesadüf edince, bütün Asya için vaziyet aynıdır. herkes birbirini tebrik eder ve kırlara çıkar" ile başlıyor.
ama bugün çarşıya gittim annemin aldığı ama sonra beğenmediği pantolonu değiştirip yerine kendime hiç istemesem de bi' şeyler almak için. bahar gelmişti gelmesine şehre ve beni kimse tebrik etmiyordu. kimse kimseyi tebrik etmiyordu, kime neydi, bananeydi, bahaneydi belki de. "newruz" diye yazmışlardı, kürtleredestekemekçileri diyordu, tabelalar. çoktular, insanlar ve de vardılar...
gitmek istiyorum. ...sonra tekrar gitmek. tekrar... gitmek arzusu öyle dolduruyor ki benliğimi bazen "o" oluyorum, ben kalamıyorum.
Tevfik Fikret; kuşa benzetiyor, beşeri. "doymaz beşer dedikleri kuş i'tilalara, uğraş, didin, düşün, ara bul, koş; atıl, bağır, durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır..." diyor. sözünü dinliyorum.
geceleyin gökyüzünden güneş toplayan çocuklar, sabah gelince topladıklarının bi' avuç ateş böceği olduğunun farkına varır. okuyacaksan böyle oku beni okuyucu. çünkü sadece günlüğüm burası benim. sana gül bahçesi vadetmedim! (sonra bi' s.kime benzemiyor deme diye uyarı mahiyetinde)